İnsan ve Hak…

Birbirinden ayrılmaz iki kavram.

Birisi kainatın imar edicisi olarak Yüce Yaratıcı tarafından görevlendirilmiş varlık türünü ifade ederken diğeri, o varlığın kendi içindeki ilişkilerini düzenleyen; barış ve huzuru sağlayıcı temel kuralları içine alan bir kavram.

Güçlünün daima haklı olduğu, zulüm ve işkencenin kol gezdiği, kadınların insan yerine koyulmadığı, çocukların esir ve köle olarak çalıştırıldığı, köle ticaretinin en karlı alış veriş olarak değerlendirildiği, zenginin daha zengin, fakirin daha fakir hale gelmesi için kanunların yapıldığı, krallığın, feodalitenin, derebeyliğin, aristokratlığın en kabul gören nüfuz aracı olduğu Avrupa medeniyeti, asırlar sonra insanlığın iniltilerini daha fazla kulak tıkayamayacağını anlayınca “hak” kavramının varlığını kabul etmek zorunda kaldı.

Avrupa medeniyetinde Hak Kavramı; 1789 yılında gerçekleşen Fransız Devrimi’nden sonra yayınlanan “İnsan Hakları Bildirgesi”nde gerçek yerini alacaktır.

Halbuki bizim medeniyetimizde, hak kavramı insanlık tarihi kadar eskidir. Kur’an’da; ilk insan Adem (as) ve oğulları Habil ile Kabil arasında gerçekleşen diyaloglardan anlaşıldığı üzere HAKK kavramını ilk onlar kullanıyorlar. Hz. Adem (as)’ın oğullarından Habil hakkına razı oluyor ama Kabil hakkına razı olmadığı için kardeşi Habil’i öldürüyor.

Bu diyalogdan anladığım kadarıyla hak ve haksızlık kavramı ilk insanlar tarafından kullanılmış ve muhtemelen Hz. Adem (as)’a gönderilen 10 sayfalık ilahi kitapta bunun sınırları çizilmiştir.

Daha sonra gönderilen bütün peygamberler ve getirdikleri bütün ilahi kitaplar hak kavramı üzerinde ısrarla durmuşlardır.

Son ilahi din olan İslam; HAKK kavramını öyle ilginç bir noktadan yakalamış ve sınırlarını çizmiştir ki, onun ihlal edilmesi din açısından mümkün değildir. “Kul hakkı” kavramı ile başlangıç noktasını oluşturan Yüce Mevlamız, her günahı affedebileceğini ama kul hakkı ile karşısına gelenleri affetmeyeceğini beyan ederek hak kavramına en büyük değeri ve önemi vermiştir.

Bu ilahi öğreti ile yetişen Müslüman camiasında insanlar ne birbirlerine, ne de diğer insanlara asla haksızlık yapamazlar. Bu yüzden hak kavramının aranması ve savunulması kaygısına da düşmemişlerdir.

Yaşadıkları toplumda çok büyük çaplı haksızlıkların olmadığı için İslam aleminde İnsan Hakları kavramından pek bahsetmemişlerdir.

Ancak; aralarında her türlü haksızlığı pervazsızca uygulayan batı medeniyeti, baskı ve zulüm altında inim inim inleyen insanları gördükçe durumu düzeltmeye karar vermiş ve bunun çalışmalarına başlamıştır.

Elbette bizler de her türlü zulüm ve haksızlığa meydan okuyoruz. Mehmet Akif ERSOY’un diliyle haykırıyoruz:

Zulmü alkışlayamam zalimi asla sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
Üç buçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim
Onu dindirmek için kamçı yerim çifte yerim
Adam aldırmada geç git diyemem aldırırım
Çiğnerim çiğnenirim hakkı tutar kaldırırım
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…
İrticanın şu sizin lehçede manası bumu?
(M. Akif ERSOY)

Etiketler:, , ,